AÇILIS SAYFASI YAP    

     ANASAYFA     RADYO ÇANAKÇI      ESNAFLAR      ÜNLÜLERIMIZ    RESIMLER     FORUM    ZIYARETÇI DEFTERI     ILETISIM     KUNYE     SITE HARITA     YAZAR / EDITOR

              

Çanakçı Tanıtım

 

Genel Bilgiler

    Tarih
    Cografya
    Turizm
    Kultur
    Nufus
    Tarım & Ekonomi
    Saglık
    Egitim
    Ulasım
    Rehber
    Harita
    Köy ve Kasabalar
    Eski Esnaflar
    Yöre Mutfagımız

   Haberler
 

 Son Haberler
 

 Popüler Haberler
 

 Döviz Bilgileri
Döviz Alış Satış
 Dolar 1.5032 1.5105
Euro 1.9644 1.9739

 

Web Portallar

     
 

 
  Çanakçi Rehber  
 

 
  Iz Birakanlar  
 

 

 
  Link Portal  
 

 

 
  Ilan Portal  
 

 

 
  Siir Portal  
 

 
  Eski Sitemiz  
 

 
 

 

 
  ÇANAKÇILI UNLULERIMIZ...UNUTULMAYANLAR....

 ÇANAKÇI PORTAL [ILÇEMIZIN GERÇEK YUZU]

    Hazirlayan : Derleyen; Mustafa KÜÇÜK

ÇEPNİ KİMDİR ? II

Çepnilerin Doğu Karadeniz Bölgesinin Türkleştirilmesindeki Rolleri

Selçuklu Devleti’nin 1040 yılında Horasan’da kurulması ve daha sonra Selçuklu Hükümdarı Alp Arslan’ın 1071 yılında Malazgirt savaşını kazanmasından sonra Anadolu kapıları Türklere açılmış ve batıya doğru göç eden Türkler Anadolu’da yurt edinmeye başlamışlardır. Yerleştikleri her yere Türkçe ad veren bu Türkmen boyları en yoğun olarak, Antalya-Denizli-Isparta Bölgesi (200.000 çadır), Kütahya-Eskişehir Bölgesi (30.000 çadır), Kastamonu Bölgesi (100.000 çadır), İçel Bölgesi, Malatya-Maraş Bölgesi, Kuzey Suriye, Doğu ve Güneydoğu Bölgelerinde yurt tutmuşlardır. Bizim konumuz olan Çepniler ise Sinop bölgesine yerleşmişlerdir. Tarihi kayıtlardan Karadeniz Çepnilerinin bu bölgeye ne zaman geldiklerini tam olarak öğrenememekle birlikte XIII. yüzyılda bu bölgeye hakim olduklarını ve Trabzon Rum Devleti hükümdarı Giorgi’yi mağlup edebilecek kadar da güçlü olduklarını biliyoruz.

Moğolların Anadolu’yu istilası ile ortaya çıkan bunalımdan istifade etmek isteyen Giorgi, Karadeniz ticareti için çok büyük önem taşıyan bir limana sahip olan Sinop’u almak istemiş ve bir donanma ile 1277’de Sinop’a saldırmışsa da, kendisini gemilerle denizde karşılayan (Türkân-ı Çepni) Çepni Türkleri tarafından mağlup edilerek geri püskürtülmüştür. Bu olayı Ibn Bibi, El Evamirü’l-Ala’iye Fi’l-Umuri’I-Ala’iye (Selçuk Nâme) adlı eserinde şöyle anlatmaktadır: “O sırada Sinop tutgavulu (muhafız kuvvetleri komutanı) Taybuğa gelerek, “Canik hükümdarı (Caniti) asker ve cephane (zeredhane) dolu kadırgalarla Sinop’a saldırmak için geldi. Çepni Türkleri ile o diyarı korumak için görevlendirilmiş olan komutanlar (server) onlara karşı koyarak, onları ateş ve su arasında sıkıştırıp canlarına ve evlerine darbe indirdiler. Her tarafı yerle bir ettiler. Onları kahrederek her şeyden mahrum, mahzun ve ümitsiz bıraktılar.” dedi.” 

Düzenli bir orduya karşı kazandıkları bu zafer, Çepnilerin o dönemde hem kalabalık hem de teşkilatlı bir topluluk olduklarının bir göstergesidir.

Bu çepnilerin Sinop bölgesine yerleştikleriyle ilgili her hangi bir delil yoktur ama, bu dönemle ilgili belgelerden Türklerin sürekli olarak doğuya doğru ilerledikleri anlaşılmaktadır.

Bryer’in verdiği bilgilere göre, Trabzon Rum imparatoru II. Jean (Yuannis) zamanında (1280-1297) Türkler Ünye (Halibia) yöresini fethetmişlerdir. Bu Türkler'in Sinop Çepnileri olmaları kuvvetle muhtemeldir.

Trabzon Rum imparatorluğunun saray tarihçisi Panaretos'a göre imparator Giorgi (1260-1280) hükümdarlığının 14. yılında yani 1280 yılında Toresion dağında Türkmenler'e tutsak düşmüştür. Panaretos, II.Jean'ın 1297 yılında öldüğünü, onun zamanında Türklerin Halibia (Ünye yöresi) yöresini ellerine geçirdiklerini söyledikten sonra Trabzon dolaylarına kadar uzanan büyük bir istilâ hareketlerinde bulunduklarını yazar. Öyle ki çok yerler gayr-i meskun bir duruma gelmiştir. Yukarıda da söylendiği gibi, bu Türkler veya onların çoğu büyük bir ihtimalle Çepniler ve başlarındakiler de Bayram Bey ailesidir.

İmparator II.Aleksios (1297 -1330) 1301 Eylül' ünde Giresun'a gelip oradaki Türk beylerinden Küçük Ağa (?)’yı ağır bir yenilgiye uğratmıştır.

Yine Panaretos da Bayram Bey'in bir pazarı ele geçirdiği bildiriliyor. Bu, Ordu vilayetini fetheden ve orada bir beylik kuran (Bayramlu beyliği) Bayram Bey' e dair ilk haberdir. Bu esnada batı ucundaki Türkmenler de geniş çapta fetihlere girişmişlerdi. Bayram Bey 1332 yılında da çok sayıda asker ile Hamsi Köy' e kadar gelmiş ise de ağır kayıplar vererek geri dönmüştür.

1355 yılında Haldia dükü Kabasisika harekete geçip Şiran'ı zaptettiği gibi, Suriyana kalesi de boşaltıldığı için Trabzon imparatorluğunun sınırları içine alınmıştı. Bundan çok memnun kalan imparator III.Aleksios elden çıkmış olan Şiran' a gelmiş, tahribatta bulunmuş ve orayı kuşatmış tutsak almış ise de dönerken az sayıda bir Türk'ün takip etmesi üzerine imparatorun kuvvetleri panik halinde kaçmışlar, birçok kimse öldürülmüş ve Haldia Dükü de tutsak alınmış, imparator ve bu hadiseleri yazan müverrih Panaretos güçlükle Trabzon' a gelebilmişlerdir. İmparatoru mağlup ve kaçmaya mecbur eden Türkler şüphesiz Çepnilerdir.

Ertesi yıl (1356) imparator ve müverrih Panaretos batıya giderek noeli Giresun'da geçirmişler ve Yasun Burnu'nda ''Epifani'' kutlanmış ve orada 18 Türk öldürüldükten sonra geriye dönülmüştü. Ertesi yıl (1357) Bayram Beğ'in oğlu Hacı Emir Beğ kalabalık bir asker ile Maçka yöresine kadar gelerek orayı yağma ve talan ettikten sonra geri dönmüştür.

Bu ilerleme sırasında Çepnilerin Ordu bölgesine yerleştikleri ve Bayram Bey’in idaresinde bir beylik kurdukları sanılmaktadır.

İmparator III Aleksios, 1380’de Tirebolu yöresine gelerek, Harşit çayının sağ kıyısına çok yakın yerde ve denize 5 km mesafede bulunan Bedroma kalesinden 600 kadar yayayı uzak yerlere göndermiştir. Yayanın kalabalık kısmı ve atlı askerler Harşit'in yukarı kısmına yürüyüp Çepniler'in kışlağına kadar gitmiş. Onların çadırlarını yıkmış, öldürmüş ve Çepniler'in elindeki tutsakları kurtardıktan sonra geri dönüp, Vakfıkebir' deki Büyük Liman' da birkaç gün kalmıştır. Daha önce gönderilen 600 kadar yaya askere gelince onlar, Kotzanta (Kürtün yöresi, Suma Kalesi) yöresine bir akın düzenleyip yıkmışlar ve adam öldürmüşler.

Dönüşte kendilerini kovalayan Türklerle de kıyıya varıncaya kadar dövüşmüşler ve bu yüzden Türkler'den birçokları ölmüştür. Onlardan 42 kişi ölmüş Türklerden ise erkek, kadın ve çocuk olmak üzere 100' den fazla insan hayatını kaybetmiştir.

Görüldüğü üzere imparator Çepniler' e karşı bir öç alma seferi düzenlemiş ve onların elindeki bazı tutsakları kurtarmıştır. Anlaşılacağı gibi Çepniler muhtemelen XIV. yüzyılda kuzeye doğru ilerleyerek Kürtün yöresine ve ona komşu yerlere gelip oraları kışlak yapmışlar, yazın da kuzeydeki yeşil dağlara çıkmışlardır. Ertesi yüzyılda kuzey ve kuzey batıya doğru ilerlemelerini sürdüreceklerdir.

Ordu bölgesini fethederek Bayramlı Beyliği’ni kuran Bayram Beyin torunu ve Hacı Emir Bey’in oğlu Süleyman Bey de 1397’lerde Giresun’u fethetmiştir. XV. Yüzyılın başlarında kuvvetli olan bu beyliğin ne zaman ve nasıl ortadan kalktığı bilinmemektedir.

Çepniler XIV. yüzyıldan itibaren bu yöreye gelip orayı yurt edinmişlerdir. Bu yurtları kuzey Karadeniz’e kadar ulaşmıştır. Çepniler, Kürtün’den hareket ederek Harşit vadisi yolu ile Karadeniz’e erişmişler ve bu vadinin iki yanındaki toprakları yurt edinmişlerdir.

Doğu Karadeniz bölgesine, yaylalardan, geçitlerden ve Harşit vadisinden inen Türkmenlerin olduğunu belirten Osman Turan da “Şarkî Karadeniz bölgesine yaylalardan, geçitlerden ve Harşit vadisinden inen Türkmenler mevcut olmakla beraber bu havali daha ziyade. Samsun’dan itibaren sahili takip eden Oğuz Çepni boyu tarafından Türkleştirilmiş;Canik bölgesine adını veren Hıristiyan Çan kavmi tedricen kaybolmuştur. Türkmenler 1302’de Giresun’a kadar ilerlemiş ve bir takım küçük beylikler kurmuşlardır.” demek suretiyle yukarıdaki görüşü paylaşmaktadır.

XIV. yüzyılın ilk yarısında Yukarı Kelkit vadisinde de kalabalık bir Çepni kümesinin yaşadığı ve bu Çepnilerin, 1348 yılında Erzincan hakimi Ahi Ayna Bey, Bayburt valisi Mehmed, Akkoyunlu Tur Ali Bey, Doğu Suriye Türkmen reislerinden Bozdoğan Bey’in Trabzon’a düzenledikleri sefere katıldıkları ve şehri üç gün kuşattıktan sonra alamayarak geri döndükleri görülmektedir.

1404 yılında Trabzon’dan Erzincan’a giden Ispanyol Elçisi Ruy Gonzales de Clavijo (Klaviyo) Zegan (Zıgana) kalesi ile buradan Erzincan Türk Beyliği arasındaki yerlerin “Kabasitan”lı derebeyler elinde olduğunu; “Çabanlı” (Çepni) Türkleri’nin bunlarla savaşıp yıldırdığını bildirmektedir.

Yine Klaviyo’nun “Bu dağların ve kalelerin hâkimi olan Kabasika, bize, nasıl yaşadığını anlatmağa başladı. Kendisi bu çıplak yerlerde ömür sürermiş. Bu havali şimdilik (Temür’ün korkusundan) sükûn içinde yaşamakta ise de, daima (Bayburt-Ovası batısında Sinür köyünde ocakları bulunan Bayındurlu/ Akkoyunlu ve Kelkit başları ile Kürtün bölgesi kuzeyinde ve Alucra’daki Çepnilü) Türklerin taarruzuna uğrarmış.” “ Ertesi (2 Mayıs) gün öğleden sonra yine Kabasika’ya ait bir kaleye vardık. Buradakiler de gelip bizden para aldılar (Zegana’dan beri dört yerde). Yolumuza devam ettik. Öğleden sonra bir vadiye vardık. Orada Çabanlı (Çepnilü ) Türklerine ait bir kale (Gümüşhane ile Kelkit ilçe merkezi arasında ve tam orta yerde <<Ulu Kal’a>> ) bulunduğunu anladık. Kabasika ve bu Türkler arasında harp vaziyeti devam ettiğinden, Kabasika’nın adamları bize bir müddet duraklamayı ihtar ederek keşfe çıktılar” şeklindeki açıklamalarından da anlaşılacağı gibi 1405 tarihinde Çepni nüfuz bölgesi Gümüşhane’ye kadar uzanmaktadır.

XIV. yüzyılın ortalarına doğru ise Çepnilerin kuzeye doğru ilerleyerek Harşit çayı çevresinde yurt tuttukları kışlaklarını yukarı Harşit’te kurmuş oldukları görülüyor. XV. yüzyıldaki Bizans müverrihlerinden Halkokondil Trabzon’un doğusundan Amasra’ya kadar bütün Karadeniz kıyılarında Çepnilerin oturduğunu bildiriyor.

Fatih Sultan Mehmet tarafından 1461’de Trabzon alındıktan sonra Görele, Tirebolu, Bedreme ve Giresun kaleleri de fethedilerek Canik yolu ile Tokat’a ulaşılmıştır. Daha sonraki yıllarda da doğuda Gürcistan sınırındaki kalelerle Gümüşhane-Trabzon arasındaki Torul yöresi alınmış ve Trabzon’un fethi tamamlanmıştır.

Osmanlıların Trabzon’u fetihleriyle bölgedeki Türkleştirme hareketinin hız kazandığı muhakkaktır. Ayrıca, Osmanlılardan çok önce Kürtün-Dereli-Giresun-Tirebolu-Eynesil arasındaki kırsal kesime hakim olan Çepni beylerinin, fetihte Osmanlara yardım ettikleri, elde edilen başarılarda rol oynadıkları, fetihten sonra Osmanlı Devleti’nin bunların hemen hepsine zeamet ve tımar gibi dirlikler vererek onları hizmetine almasından anlaşılmaktadır. Ayrıca Çepni halkının büyük bir kısmı müsellem olarak hizmete alınmış, cami ve zaviyelerde görevlendirilerek vergiden muaf olmuşlardır. Halkın geri kalanının ekseriyeti de muafiñ (vergiden affolunmuşlar) sayılmıştır.

XV. yüzyılın ikinci yansında tamamen yerleşik hayata geçen Çepniler köylerde oturmaktadırlar. Bu bölgedeki köyler arasında hiçbir Hıristiyan köyü yoktur. Hıristiyanlar kıyılardaki Giresun, Tirebolu ve Görele kalelerinde yaşamaktadırlar. Bu yüzyılda köylerde oturan Çepnilerin darı ektikleri. Bal istihsal ettikleri, meyve yetiştirdikleri. Köylerin çoğunda doğan, şahin, atmaca yuvalarının bulunduğu. Palazlanan yavruların satılması suretiyle gelir elde edildiği ve bu gelirlerden devlete vergi ödendiği. İlk zamanlarda köylerde fazla koyun bulunmadığı, ancak sonraları birçok köyün koyun vergisi de ödediği. Otuz yıl kadar sonra buğday ekilmeğe başlandığı verilen bilgiler arasındadır.

XV1. yüzyılda bazı kaynaklarda Çepniler hakkında verilen malumat hiç de iç açıcı değildir. Trabzonlu coğrafyacı Mehmet Âşıkî “Menâzirü’l Avâlim” adlı eserinde Lazlar ve Çepniler hakkındaki görüşlerini şöyle belirtiyor:

 “Trabzon’un canib-i cenûb-i şarkisi cibal-i Laz’dır. Cins-i Laz’ın Müslim ve Kâfiri, dağ canavarmdan bed-terdir. Hayif Trabzon gibi belde-i haseneye ki, kavm-i Laz’a makardır. Ve bir garib dahi budur ki, Trabzon’un canib-i şarki ve cenûbisi cibal-i Laz olduğu gibi, cânib-i garbi-i cenûbisi cibal-i Çepni’dir ki Etrak’dan kaba yaratılışlı ve kötü ahlaklı (Alevi), ve lûgatleri türki lûgatinin agrebidir. Ve suret-i ehl-i islâmda bir alay Râfızi-i bidindir.Cehele-i avâmı, Şâh-i Revafızı (Safili Kızılbaş Şâhlarını), haşa, Ulûhiyyetden dûn mertebe üzere itikaad etmez. Ve belde-i Tırabuzon, bu iki taraf-ı mezbele arasında cevher-i kıymet-var bir belde-i metini-i üstüvardır.

F. Kırzıoğlu aynı eserinde “Koyu Alevi-Kızılbaş olan Trabzon Çepnileri’ne Ardanuç ile Hınıs gibi Osmanlı-Iran serhaddine yakın kalelerde bile askerlik vazifesi verilmemesine dikkat edildiğini, İstanbul’dan gelen arzlardan öğreniyoruz” der.

Mahmut Goloğlu ise Trabzon Tarihi adlı eserinde. Laz-Çepni çatışmasının asıl sebebinin ayanlar olduğunu. 18. yüzyılın ilk yarısında şehir, kasaba ve köylerde halka baskı yaparak devlet otoritesini kıran ve derebeyi durumuna gelen. Birbirlerini çekemeyip aralarındaki yarışmayı silahlı çatışma derecesine çeviren âyanlardan bazılarının Trabzon bölgesinde bulunduğunu ve Trabzon’un doğusundaki bu tür âyanların Lazlara, batısındakilerin de Çepnilere dayandıklarını. Her ikisi de aynı boyun çocukları olan bu iki zümreyi birbirine karşı kullandıklarını belirtiyor ve bunun sona erdirilişini şöyle anlatıyor:

“Lazlarla Çepniler arasındaki geçimsizlik oldukça eski idi. Gerek Çepni, gerekse Laz ağaları bölgelerinde bağımsız gibi yaşarlardı. Onlardan yana olanlar da ağalarından başka devlet adamı ve ağa konaklarından başka hükümet dairesi tanımazlardı. Derebeylerinin özel askeri birlikleri bile vardı. Meselâ Tirebolu’daki bir derebeyi, silâhlı adamlarını Trabzon Hükümetinin gözü önünde şehirden geçirip Rize’de Tuzcuzade ya da Lazistan’da Pansazade ailelerine karşı savaşa götürürdü. Ve ağaların hükümet gözündeki değerleri, bu çatışmalardaki başarı derecelerine göre idi. Gücünü ispatlayan ağayı hükümet de kendine kazanmak ister ve ona meselâ (kapıcıbaşılık) gibi rütbe ve görevler verirdi. İşte Trabzon bu durumda iken, yaklaşık olarak 1738’de ( Çeteci Abdullah Paşa ) Trabzon Valiliğine getirildi. Trabzon’a gelir gelmez Laz-Çepni Mücadelesine el koydu ve kısa sürede taraflar arasındaki çatışmayı bastırdı.

Tirebolu’lu (Hüseyin Avni) Alparslan Trabzon Eli Laz mı? Türk mü? Adlı eserinin “Trabzon Tigresindeki Türkler Nice Türedi” adlı bölümünde Şakir Şevket’ in Trabzon Tarihi’nden şu bilgileri aktarıyor:  “İkinci Mehmed Han Trabzon tigresini ülkesine kattıktan sonra ovadan yüzbin Çepni Türkü geldi, Tırabuzon tigresine yerleşti. Bu Çepniler, ilk önce Türkeli’nden (Türkistan’dan) Iran toprağına göçmüş! Kızılbaşlığı öğrenmiş! Bunlar, İran’da tekdurmamış! Uslu oturmamış!? Bundan ötürü Hanları, bunları elinde istememiş! Bunlar da, Anadolu’ya geçmiş!?

Anadolu’ya geçen Çepnilerden yüzbin kişi daha çoğu Giresun, Tirebolu, Görele, Büyükliman’da bulunmak üzere, Tırabuzon tigresine yerleşmiş!? Birtakımı da batıya doğru yürümiiş! Balıkesir, İzmir yanlarına yayılmış! İzmit’tekiler yerli Türklere karışmış, Çepnilikten çıkmış! Ancak Balıkesir, İzmir tigresindeki Çepniler, Çepniliklerini korumuş!?

Tırabuzon tigresinde, pek çok hoca yetişmiş derebeğleri Sünnî olmuş da, bunları gitgide sünnî yapmış, Kızılbaşlık kalmamış! böyle. Ancak Giresun’un, Tirebolu’nun, Görele’nin yüksek köylerinde, Kürtün’de bugün bile Kızılbaşlık göze çarparmış!?

Kürtün ‘in Şeyhli köylülerine ne türlü and versen, korkmaz ! Ancak: “Ahıl Baba, Pahıl Baba, Güvende Şeyhi, Vazalak Şeyh, Tur Eri, Horuz Evliyası ocağına güm güm dabanca sıksun mu!” der isen korkar, işin doğrusunu söyler imiş!!! İşte Kızılbaşlı izleri!”

Faruk Sümer’in konuya bakışı bunlardan farklıdır. O da, Çepniler ve diğer Türk boyları arasında Alevi olanların olabileceğini kabul eder. Hatta Kanuni’nin Nahcivan seferinden akçelik ve daha fazla gelir getiren dirliklerin kapı-kullarına verilmesinin kanun haline geldiğini. Bunun Türk sipahilerinin terakki imkânını ortadan kaldırdığını. Ancak kapı-kulları ve oğulları tarafından doldurulamayan dirliklerin verilmesinde Anadolu Çepnileri’nin diğer bütün kavmi unsurlara tercih edildiğini ve özellikle Laz, Tat,  Sartlı gibi unsurların askeri hizmetlere kabul edilmediklerini, ayrıca Kızılbaş oldukları için Çepnilerin askere alınmalarının yasaklandığını ve evvelce alınmış olanların da çıkarılmasının emredildiğini kaydeder. Ama, bu Çepnilerin Trabzon Çepnileri olamayacağı kanaatindedir:

“Bir ilim adamı olarak vazifemiz gerçeği bulmaktır. Değil ise bizim için Sünnî ve Alevi vatandaşlarımız arasında asla bir fark yoktur. Türk kültürünü almış her vatandaşımız ilmen yani gerçek olarak Türk’tür. Bu insanın hangi millete mensup, olduğunu o insanın almış olduğu kültürü belirler, kanın hiç bir rolü yoktur. Yani bir insana, “ben Türküm, ben Arabım, ben Fransızım, sözünü kanı değil kültürü söyletir. Bu söylediklerimiz ilmin sözüdür. İlmin sözü ise gerçeğin ifadesidir.

Arap ülkelerinde pek çok insan dedelerinin Türk asıllı olduğunu söylerler. “Sen nesin?” diye sorunca “ben Mısırlıyım, Cezayirliyim, Arabım der. Haklıdır. Çünkü, o Arab kültüründe yetişmiştir ve Türk kültürüne yabancıdır. Dedesinin Türk asıllı olması ona Türküm dedirtmiyor. Fakat içinde büyüdüğü Arab kültürü ona “ben Arabım” dedirtiyor. Bir de şu hususu belirtmeliz. Türkiye Türkleri Orta Asya’da yaşarken de mongol yüzlü değil düz yüzlü idiler. Bu hususu pek açık bir şekilde gösteren vesikayı Oğuzlar’ da yayınlamıştım. (s. 48, haşiye 194). Türkiye Türklerinin gerçek tipini Toros dağlarında yaylaya çıkan Yörükler temsil eder. Mukayese yapmak isteyen onlar ile yapmalıdır. Sonra, Orta Asya’dakilerin saf olduğu da nasıl söylenebilir.”

“XVI. ve daha sonraki yüzyıllarda dahi gerek Çepniler arasında, gerek komşuları olan diğer Türkler arasında Alevî inancını taşıyanlar bulunabilir. Fakat Ömer, Osman Bekir isimleri, onlardan pek çoğunun Sünnî olduğuna asla şüphe bırakmıyor.

Diğer taraftan az yukarıda belirtildiği üzere 5-10 haneli Çepni köylerinde camiler bulunuyor ve camilerin imam, hatip, müezzin muhassıl gibi vazifelileri görülüyor, fakihlere ve müderrislere de sık sık rast geliniyor. Kısaca onlar asla kara cahil bir topluluk değildir. Çünkü din adamlarından müteşekkil aydınları var. XV. yüzyılın ikinci yarısı ile XVI. Yüzyılın birinci yarısında Âşık’ın dediği gibi “bidin” dinsiz insanlar değil bilakis dindar bir topluluktur. Bir taraftan Safevî propagandaları, diğer taraftan Osmanlı’nın Anadolu’nun her tarafında yaptıkları gibi, tımarlarını ellerinden alıp kendi kullarına ve kul oğullarına (= yani devşirme zümresine mensup olanlara) vermeleri yüzünden aralarında Alevilik belki az daha yayılmış olabilir.”

Yavuz Selim devrinde yazılmış Trabzon Sancağı Tahrir defterinde “1515- 1516” Çepnilerin yoğun bir şekilde yaşadığı yer, “Vilâyet-i Çepni” (Çepni yöresi-Çepni yurdu) olarak gösterilmiştir. Faruk Sümer defterdeki yer adlarından hareket ederek bu bölgenin Giresun-Torul ve Görele arasındaki saha olduğunu ve bilhassa Kürtün’ün tamamen Çepniler’le meskûn olduğunu, Trabzon-Torul ve Şalpazarı, Vakfıkebir bölgesinde de Çepnilerin yaşadığını belirtiyor. Coğrafyacı Mehmet Âşık, yazdığı Menâzirul-Evâlim adlı eserde Çepnilerin yoğun olarak yaşadıkları Trabzon’un batı ve güneybatı yöresindeki dağlara Çepni Dağları denildiğini kaydediyor.

Fetihten sonra bu bölgedeki dirliklerin tamamına yakını Çepni beylerine ve onların oğullarına verilmiştir. Beylerin bu nüfuzunun daha sonraki devirlerde de devam ettiği görülür

XVI. yüzyılın başlarında ekserisi veya tamamı “muaf ve müsellem”, yani, Türk köylülerinden oluşan. Savaş zamanında atı ve silahı ile savaşa katılan, buna karşılık her türlü vergiden muaf olarak toprağını ekip-biçen köylü atlı asker olan Trabzon Çepnilerinin daha sonra -Anadolu’nun pek çok yöresinde olduğu gibi müsellemliklerine son verilip “raiyyet” yani vergi veren köylü durumuna düşürüldükleri görülmektedir.

F.Sümer’e göre bunun sebebi “Devletin bu esnada (1515) geniş ölçüde askere ihtiyaç duymasıyla ilgilidir. Fakat bereket versin dirlikler yani tımar ve zeametler, eskiden olduğu gibi, Çepni bey aileleri ile onların hizmetlerinde bulunmuş sipahilerin ellerinde kalmıştır.

Sayıları çok olmasa da, Cumhuriyet döneminde yapılan bazı çalışmalarda da konumuzla ilgili bilgilere rastlanılmaktadır. Bunlardan birincisi araştırma alanımızdaki köy sayısıyla ilgilidir. Vakfıkebir’de (Trabzon) yirmi dokuz köy Çepni vardır. Çepnilerin işgal ettiği mıntıka Akhisar Deresinden (Şalpazarı) başlar ve garba doğru uzanır.

TIKLA VE DEVAMINI OKU>>>>

Derleyen; Mustafa KÜÇÜK

 

 

 

  Duyuru

  Bay ve bayan eleman ile yönetici asistanı aranıyor 
25.02.2010 16:48:45

  Köşe Yazıları

Hicret KATIRCI

Hicret KATIRCI ¬
[YENI]- Çömelme Siyaseti

Nurettin KATIRCIOGLU

Nurettin KATIRCIOGLU ¬
Dogru tepki, Yanlis politika..

Konuk YAZAR

Konuk YAZAR ¬
Iyi yürekli esek!

Bekir OZTURK

Bekir OZTURK ¬
Biz Kardeşiz...(yeni yazı)

Tarik BILGE

Tarik BILGE ¬
Türk olmak kolay mı?

Nazmi KASIM

Nazmi KASIM ¬
Yazı Eklememiş

   Takvim
   RADYO ÇANAKÇI


 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Su anda : 1  kisi var
 Bugün : 279
  :
 Toplam : 1055322
 Ip No : 38.107.191.99
     
-Sitemizi ziyaretiniz için
Tesekkur ederiz.

www.canakciportal.com



















   Dost Websiteleri

   

 

   [&]                                                                                 © Copyright - 2007-2009 -Çanakçi Portal - Tüm Hakları Saklıdır.

 Websitemizi kaliteli bir sekilde izlemek için explorer 7 kullanin ve Çözünürlüğünüz 1024 X 768 boyutunda olsun. Çözünürlüğünüz